31 Mart 2013 Pazar

Habib Baba ve 4.Murad.Bir Hamam Hikayesi...



Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.

Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğ unun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.

Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'

Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...

'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...

'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'

Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.

'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'

Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.

Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır.. .

Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:

'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'

Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. ..

Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:

'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'

Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.

'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;

'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...

'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'

Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir.

30 Mart 2013 Cumartesi

Kırılgan bir çocuğum ben



Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı.
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı.
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben.
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten.
Ürküyorlar gözümdeki ateşten.
Ürküyorlar dilimdeki zehirden.
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözü kara cesaretimden.
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı,
Bir yanım buz sarayı.
[ Murathan Mungan 

28 Mart 2013 Perşembe

MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR.



Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.
Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyü yünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz. Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz. Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer şimdi değil ise ne zaman?... Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. En sevdiğim sözlerden biri Alfred D. Souza' ya aittir. Der ki;
-"Uzun zamandan beridir gerçek hayatın başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken birşey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı."
Bu görüş acısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetını bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin. Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse;
Okulu bitirene kadar,
100 milyar kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar, Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba, ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
İlkbahara kadar,
Yaza kadar,
Sonbahara kadar,
Kışa kadar,
Maaş gününe kadar,
Şarkınız söylenene kadar,
Emekli olana kadar,
Ölene kadar...
MUTLU OLMAK İÇİN İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ 'AN' DAN DAHA İYİ BİR ZAMAN OLDUĞUNA KARAR VERMEK İÇİN BEKLEMEKTEN VAZGEÇİN.
MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR. "PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR."
Unutmayın "YARIN KİMSEYE VAAD EDİLMEMİŞTİR"
Murathan MUNGAN 

Bunları Biliyor muydunuz?




1.) Bir insanın su ve yemek olmadan yaşayabildiği en uzun süre 18 gündür. 18 yaşındaki Avustralya'lı bir genç 1 Nisan 1979 da tutuklanmış, hücreye konulmuş ve unutulmuş. 18 Nisan'da bulunduğunda ölmek üzereymiş.
2.) Dünyadaki en büyük hayvan olan mavi balina suyu süzerek beslenir. Sadece çok küçük karidese benzeyen hayvanları yer.
3.) Şimdiye kadar yaşamış olan en ağır kişi ABD, Washington'dan Jon Brower Minnoch'tur. En yüksek ağırlığının 635 kg. civarında olduğu tahmin edilmiştir. Eylül 1983'te ölmüştür.
4.) Çöl çekirgesi dünyadaki en tahrip edici böcektir. Büyük bir çekirge sürüsü bir gün içinde 20000 ton tahıl ve sebzeyi tüketebilir.
5.) En uzun kalp durması 4 saattir. Bir Norveçli Aralık 1987'de denize düşmüştür. Hayatının devam etmesi denizde iken vücudunun ısısının düşüklüğü nedeni ile gerçekleşmiştir.
6.) Ameliyat sırasında bazen büyük miktarda kana ihtiyaç duyulabilir. 1970'de Chicago'da açık kalp ameliyatına giren 50 yaşındaki bir hemofili hastası 1080 litre kana ihtiyaç duymuştur.
7.) Bir insan, vücut ağırlığının kilogramı başına 70 ml kadar kan bulundurur. Bir yetişkin için bu miktar 4 yada 5 litredir.
8.) Bir kadının sahip olmuş olduğu en çok çocuk 69'dur.1707 ve 1782 yılları arasında yaşamış Rusya'lı bir kadın 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 dördüzü 1725 ve 1765 yılları arasında doğurmuştur.
9.) Bir doğumda yaşayan en çok çocuk sayısı altıdır. Bu durum üç kez görülmüştür, 1974'te Güney Afrika'da, 1980'de Italya'da ve 1983'te Ingiltere'de.
10.) En çok sayıda yumurta bırakan balık okyanus Güneş balığıdır, bir seferde 30 000 000'a kadar yumurta bırakabilir.
11.) En büyük kuş yumurtası devekuşununkidir, 15-20 cm uzunluğundadır. Aşağı yukarı 1.7 kg ağırlığındadır ve kaynatarak pişirmek 40 dakika sürer.
12.) En ciddi koku duyusu olan hayvan imparator güvesinin erkeğidir. Antenlerini kullanarak, rüzgara karşı 11 km'den bir dişiyi tespit edebilir.
13.) Tartılmış en büyük memeli dili, 1947'de Rus denizciler tarafından yakalanan bir Mavi balinaya aittir. Dilinin ağırlığı 4.3 ton bulunmuştur.
14.) Beynimiz aşağı yukarı 100 000 000 000 nöron( sinir hucresi) içerir. Onsekiz yaşından sonra her gün bu miktarın 1000 kadarını kaybederiz.
15.) Bir sinir impulsu sinir sistemimizin bazı bölümlerinden 288 km/st hızla geçebilir.
16.) Bir kişinin sahip olduğu ve yaşayabildiği en yüksek vücut ısısı 46.5 °C'dir. normal deger 35-37
17.) İnsanoğlunun Dünyayı
3 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 başka canlı ile paylaştığı hesaplanmıştır.
18.) Bazı bakteri türleri bilinen en sağlam canlı organizmalardır. Bir bakteri türü, iyonize radyasyonun insanlar için öldürücü dozunun 10 000 katı kadarında yaşayabilir. Isının 306 °C olarak kaydedildiği yer olan East Pacific Rise'deki sülfürlü deniz yatağı deliklerinde bir başka bakterinin çoğaldığı bulunmuştur.
19.) Bir atom çevresinde dolanmakta olan bir elektron bir saniyede 80 000 km yol almaktadır.
20.) Bir insanda ortalama 80 000 000 000 000 hücre bulunmaktadır. Eğer bu hücrelerde bulunan kromozomlar hücrelerden çıkarılıp uç uca eklenebilseydi 136 000 000 000 km uzunlukta olurdu. Eğer güneş ile dünya arasındaki mesafenin sadece 150 000 000 km olduğunu düşünürsek bu muazzam uzunluğu düşünmek oldukça zor olsa gerek 

27 Mart 2013 Çarşamba

Hayatınız seçtiğiniz kadındır…



Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var ‘der. ”Kadınlar hayatta en çok ne ister?” budur bilmek istediğim… Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağı’ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir.Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil…
-Evlen benimle! O zaman öğrenirsin ancak istediğini…
Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit”e ve :
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar, ancak General cadıya da evlenmek için söz vermiştir.
Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki , o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada .Konuşur cadı :
- Benim kaderim böyle…. Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim, der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım, yoksa sen gündüzleri dışarıdayken mi?
General düşünür ve:
- Sen bilirsin kararı kendin ver, der.
İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır.
Peki, bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir?
1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.
2 .Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
3. İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır:)
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,
bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,
zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.

Hayat kat kattır. Babil”in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır…

Hayatınız seçtiğiniz kadındır…

Mevlana dan 3 Nasihat...




Mevlana dan 3 Nasihat...
Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş. Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.
Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemiş ama merak iste. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış.
Nasihat1 " KADERDE NE VAR İSE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmiş...
İlerde yine köse başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış.
İkinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR"
Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamışve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış.
Son nasihatte:HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".
Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karsılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki :
 Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor. İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler. Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir is aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.
KADERİNİZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.
MEVLANA

26 Mart 2013 Salı

Yaşamak Güzel Şey


ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılan Horoz ve Tilki Hikayesi



ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılan Horoz ve Tilki Hikayesi

“Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.
Filmin adı ” Küçük Tavuk “. Bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır
alıyor. Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor. Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor.Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor. Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor. Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”
Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış. Ve dersin hocası kürsüye çıkarak, “İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir” diyerek derse başlamış.
***
Sorular:
1-Kümes NERESİ?,
2-Yaşlı horozlar KİMLER?
3-Genç horoz KİM, şu anda neler yapıyor?
4-En önemlisi tilki KİM?

Buna göre içinde bulunduğumuz durumu sorgular isek binlerce yorum ortaya çıkar. Unutmayalım Ulusların dostları yok sadece çıkarları vardır.

Kadın Erkek Farkı



 Kadın Erkek Farkı 
Aynı konunun 3 değişik versiyonu:
1-Kadın/Erkek,
2-Kadın/Kadın,
3-Erkek/Erkek
1.Versiyon: Kadın / Erkek:
Kadın: Saçımı kestireyim mi?
Erkek: Olur.
Kadın: Ama kıyamıyorum.
Erkek: Öyleyse kestirme.
Kadın: Canım değişiklik istiyor...
Erkek: O halde kestir.
Kadın: Bana akıl vermeyi bırak, delilere verir gibi.
Erkek: Eger nasıl hoşuma gittiğini bilmek istiyorsan,
sana derim ki uzun saçlı. Bunu biliyorsun.
Kadın: Beni tanıdığında kısaydı..
Erkek: Ve sana tam olarak ne dediğimi hatırlıyorum:"Ne güzel olurdun uzun saçla"
Kadın: Ama herkes kesmemi söylüyor.
Erkek: Bu durumda kuafore git, ve bırak uyuyayım lütfen. Bunu senden Allah rızası için istiyorum.
Kadın: Peki nasıl kestireyim? Kat kat mı yoksa perçemli mi?
Erkek: Kat kat.
Kadın: Bana yakışacağını sanmıyorum, çünkü saçım çokdüz
Erkek: Bırak perçemli olsun öyleyse.
Kadın: Çok yorucu.
Erkek: Yorduğu zaman tekrar kestirirsin.
Kadın: O zaman asla uzatamam.
Erkek: Uzatmak istiyorsan kestirme güzelim.
Kadın: Bana guzelim deme!!!
Erkek:?!?!?!?!!!
2.Versiyon: Kadın / Kadın:
1.Kadın: Ah şekerim sacını mi kestirdin? Ne kadar güzel olmuşsun!
2.Kadın: Ay sahi mi söylüyorsun? Ben pek emin olamıyorum. Ay çok mu kısa oldu acaba...?
1.Kadın: Amaaan ne alakası var. Benim yüzüm bu kadar geniş olmasa, aynı kesimi ben de denerdim. Benim şu saçım klasik oldu artık, yeni bir modele hiç cesaret edemiyorum.
2.Kadın: Ay yapma Allah aşkına nesi varmış yüzünün... Bak şöyle suralarından kat verdirsen, harika olur!Benim de boynum uzun olmasa aynı seninki gibi bir
model yaptırırdım.
1.Kadın:
Ah şekerim sen de bir alemsin. Keşke benim de boynum seninki gibi olsa. En azından şu çökük omuzlarımın dikkat çekmesini engellemiş olurdum.
2.Kadın : Ayol sen ne diyorsun? Senin gibi omuzları  olmasını isteyen bir sürü kız var...
Giydigin her şey sana öyle yakışıyor ki... Bir de benim şu kısa kollarıma bak. Omuzlarım seninkiler
gibi olsaydı, giydiğim bluzlar üstümde emanet gibi durur muydu?
Vır vır vır vır, dır dır dır dır...
3.Versiyon: Erkek / Erkek:
1.Adam: Saçını mı kestirdin?
2.Adam: Evet
1.Adam: Sıhhatler olsun abi!..
2.Adam: Sağol... 

25 Mart 2013 Pazartesi

Etrafınızdaki herkesi olduğu gibi kabullenin.



Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı testilerle dereden su taşırmış evine. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış. Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve. Adamın her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım, diğeri dolu olarak varırmış.

İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış. Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:

Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle sular eve gidene kadar akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlaklığını biliyordum. Senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün o yolda ben su taşırken, sen de onları suladın. İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş.

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz. Her birimizin kendine has kusurları vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren.

Etrafınızdaki herkesi olduğu gibi kabullenin.. Onlardaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün..

24 Mart 2013 Pazar

BEN O ÇOCUKLARI SEVDİM



BEN O ÇOCUKLARI SEVDİM 

Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahalle esine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.Araştırma yapan öğrencilerin hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.Bundan tam 25 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü, araştırmaları esnasında bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.Öğrenciler o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180çocuktan 176’ sının olağanüstü bir başarı gösterip avukat, doktor,ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.Profesör çok etkilenmişti. Bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biriyle buluşma şansı oldu.“O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı.“Mahalle okulunda bir öğretmeniz vardı. Onun sayesinde.”Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hâlâ hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması çok zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hâlâ dinç duran bir kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahalleden kurtarıp, başarılı birer insan ve yetişkin olarak hayata nasıl kazandırdığını bunun sihirli bir formülü olup olmadığını sordu.Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi.“Çok basit.” dedi. “Ben o çocukları sevdim''
“Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır.”

Halil İbrahim Bereketi



Vaktiyle Birbirini Çok Seven İki Kardeş Varmış.


Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil, evli çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.


Bu bereketin adı: Halil İbrahim bereketidir .

Ülke Gençliği..



Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip "Yatınca geçer"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi, uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun! Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...
Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmiş ti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak
"Alırım ayağımın altına" diye başladı ve
"Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu. Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo...
Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifler ibir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de emo'lar!
Gelecekten çok umutluyum çok.
Gülse BİRSEL

23 Mart 2013 Cumartesi

Beddua Modernleşirse...



Bildiğiniz Beddualar

* Allah senin işini devlet dairesine düşüre
* Kör olasın demiyorum... sürünürsün inşallah.
* Soy damarı kuruyasıca


Çok Özgün Beddualar

* Netten 100 MB'lik bir dosya indirirken, bitmesine iki dakika kala elektrikler kesile de mosmor ol inşallah!
* Arama motorlarına giremeyesin!
* Hitin düşsün, liste sonu ol!
* Üç vakte kadar bağlantın kopsun inşallah
* Windowsun çöksün, msn adresin çalınsın ele güne muhtaç ol innnnşallah
* Kafana harddiskler kadar taş düşsün
* Kodlarını yanlış yazasın da web sayfası yapamayasın ya rabbim
* 2 senedir yazmaya çalıştığın 500 sayfalık roman dosyana virüs girsin de, edebi hayatın bitsin!
* Bütün beddualarım tutsun da iflah olamayasın inşallah


Bunlarda Çağdaş Beddualarmış

* Tik tıklayamayasan
* Hatlarin kopa da hiç bir yere baglanamayasan
* Dosyalarına virüs bulaşa
* Bilgisayar'ın toprak başına


Ekonomik Beddualar

* Repo'da açığa düşesen, faiz sana zarar yaza.
* IMKB 100 endeksin 1600 direncini kıramaya
* "zede"lenesen Merkez Bankasi para piyasalarina müdahale ede.


Münferit Beddualar

* Hem fikir, hem zikir suçlusu olasan
* Ne yersen ye asit yapa agzinda, bir "falim" çiklet bulamayasan
* Kaplama alani disinda kalasan
* Aldığın dolarlar sahte çıka emi
* Ergenekon'a adın karışa
* Medyalara gelesin insallah Talk showlara, reality showlara çıkasan imajın sarsıla...

Yaşamda Hepimiz 4 Eşliyiz Aslında;



Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış. Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez her
şeyin en iyisini, en güzelini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş.

Bu güzelliğin bir gün
kendisini terk edeceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve
sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında
bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık
beklemeden seven, sağlığına ve hükümdarlığına en büyük katkıyı sağlayan
bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç
ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini
anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için,
eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak
isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik
etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan
kısa ve net mümkün değil olmuş…
Hayatım boyunca seni sevdim. Sen benimle birlikte ölmeyi kabul
eder misin sorusuna üçüncü eşi de hayır hayat çok güzel. Sen ölünce ben
yeniden evleneceğim diye yanıt vermiş.
Kral bir kez daha yıkılmış.
Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin bu
sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşı ikinci eşinden;
bu sorunun için hiçbir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik
eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım karşılığını
almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin
sesi ile irkilmiş.
nereye gidersen git
seninle olurum, seni takip ederim…
Ah diye inlemiş kral;
keşke bir şansım daha
olsaydı…
Yaşamda Hepimiz 4 Eşliyiz Aslında;
* Dördüncü eşimiz vücudumuz.
Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba
harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
* Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve
statümüzdür.
Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
* İkinci eş; ailemiz ve dostlarımızdır.
Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son
yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
* Birinci eş ise ruhumuzdur.
Bizimle gelir.
UNUTMAYIN !…
* Yediklerimiz değil, hazmettiklerimiz bizi güçlü kılar.
* Kazandıklarımız değil, biriktirdiklerimiz bizi zengin yapar.
* Okuduklarımız değil, hatırladıklarımız bizi bilgili yapar.
* Başkalarına verdiğimiz öğütler değil,
Bizzat uyguladıklarımız bizi
insan yapar.

22 Mart 2013 Cuma

İki ciddi neden...



Sabah anne, oğlunun odasına girdi ve onu uyandırdı
"Haydi oğlum, uyan artık Okula geç kalacaksın"
Oğlu, yarı açık gözlerle annesine baktı ve uykulu bir sesle :
"Fakat anne, bugün okula gitmek istemiyorum" dedi
Anne, oğlunun isteğine karşı çıktı
"Okula neden gitmek istemiyormuşsun bakayım?" dedi
"İki ciddi neden söyle bana"
Oğlu bir yandan esnerken, bir yandan da annesini yanıtladı :
"Okuldaki tüm öğretmenler benden nefret ediyorlar,bir
Tüm öğrenciler de benden nefret ediyorlar, iki
Bu iki ciddi nedenim yeter mi, anne?"
Annesi oğlunun nedenlerini geçerli bulmadı :
"Bunlar okula gitmemen için neden olamaz" dedi
"Şimdi hemen kalk ve çabuk hazırlan"
Bu kez oğul annesine :
"Sen de bana, okula kesinlikle gitmemi gerektirecek
iki ciddi neden gösterebilir misin, anne ? " dedi
Sabri tükenme noktasina gelen anne, oğlunun üstündeki
yorganı hızla çekti ve oğlunun istediği iki ciddi nedeni açıkladı :
" Birinci ciddi neden, 52 yaşında koskoca adamsın
İkinci ciddi neden ise, sen okulun müdürüsün"

Bir Bül Bahçesinin Güneşlenmesidir Dostluk



"Dostlarınızla öyle yaşayın ki,düşman olduğunuzda, söyleyecek şeyleri olmasın. Düşmanlarınızla öyle yaşayın ki, dost olduğunuzda, yüzü kızarmasın."
Bir gün evinizden çıkıp bir gül bahçesine girin, dokunun ellerinizle bir güle. Ama koparmayın sakın, yalnızca dokunun ve okşayın . Sevin, sadece sevin ve sevgisini tutup koyun gönlünüze.
Dalında duran bir gülün nasıl buram buram hasret, aşk en önemlisi de dostluk koktuğunu göreceksiniz.
Güllerin üzerindeki çiy damlalarına bakın! sevinç ve hasret gözyaşlarıdır onlar, dostluk gözyaşlarıdır. Sevdiği için dökülmüştür, dostu için. Sevgiyle okşadığınızda bakın nasıl özlemle yanar elleriniz, yüreğiniz nasıl da aşkla çarpar, sevgiyle tutuşur. Onu koparmaya varmaz eliniz. Kalbiniz titrer.
Dokunun bir güle, koparmayın; sadece dokunun. Ne kadar katı olursanız olun, katı yüreğinizin nasıl yumuşadığını göreceksiniz. Sevginin, dostluğun sıcaklığı kalbinize nasıl dolduğunu hissedeceksiniz. Ve o an başınızı kaldırıp uçsuz, bucaksız gökyüzüne bakın, göğün mavisindeki ferahlığa. O an belki, sevdalı bir kuş gelip konacak saçlarınıza, ürpererek ve ürkerek gözlerinize bakacak. Avuçlarınızın içine alıp kalp atışlarını dinleyin. Salın sonra gökyüzündeki özgürlüğe ve derin bir nefes alın. Havada özgürce kanat çırpınışının güzelliğini doldurun içinize. Dostluğun, vefanın, sevginin, özgürlüğün eşsiz güzelliğini yaşayın.
“Gül verenin elinde gül kokusu kalır” der bir Çin atasözü. Bende gül koklayanın yüreğinde gül kokusu kalır diyorum. Bir gül ancak bir dostun elinden verilince, iç bayıltıcı güzelliğini algılar ve anlarız. Buram buram kokladığımızda dostluğun ağırlığını hissederiz.
Vefalı bir dostumuzu kaybettiğimizde yada ondan ayrıldığımızda nasıl da sancır yüreğimiz, gecelerce uykusuz kalır gözyaşı dökeriz. Sevgimizin, dostluğumuzun ölçüsünü ancak o zaman anlarız, ama ne yazık ki, bazen iş işten geçmiş olur. Çünkü geç kalmışızdır.
Bilir misiniz? nice köklü dostluklar, ayrılık tokatını beklermiş, anlaşılmak için?. İnsan bazen dostluğun önemini, değerini ve bir dostunu ne kadar çok sevdiğini ancak iş işten geçince anlar.
Balıklar engin denizde suyun kıymetini ancak ondan uzak kalınca farkına varır ab-ı hayatın ne olduğunun.
Dostluklar öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, incelikli, içtenlikli ki; bir güneş kadar sıcak, toprak gibi vefalı, su gibi temizdir. Vefanın, dilin, duygunun, yüreğin el ele, yüz yüze, iç içe girdiği, gönül gönüle birleştiği, bir gül bahçesinin güneşlenmesidir dostluk. Fırtınalarda, boranda yüreğimizin ısınmasıdır. İşte o nedenle, her şeye rağmen sizinde bir dostluk gülünüz olsun yüreğinizde...
Her şeye rağmen, yaşamak şey güzel yine de. Önemli olan kimseyi düşürmeden, düşmeden, tutunabilmemiz hayatın bir yerlerine. İnsanların birbirini seviyor olması, dostluk kurması ne güzel. Ne güzel karların yağması, karların erimesi, uçuşması kelebeklerin, açması çiçeklerin her bahar ne güzel. Yüreğimizin çarpması sevgiyle, dostlukla, annelerin sevgisi, çocukların gülmesi ne güzel...
Siz de bir güle dokunun ve sadece koklayın göreceksiniz ki, dostluklar, sevgiler ne kadar önemli ve değerlidir.
Dostluk öyle bir şey ki, hep tazelenmek ister. Hatırlanmak ister. Dost olun sizde, şu üç beş günlük ömrünüzde kimseye kötülük etmeyi düşünmeyin. Size kötülük etseler bile. Vicdanı rahat, yüreği temiz olun. Dostluğun aydınlığını, sıcaklığını ve lezzetini tadın. İliklerinize dek hissederek yaşayın.
Yeri geldiğinde sararıp solun, düşen bir kuru yaprak olun, ama asla soldurmayın, sarartmayın dostluk gülünüzü...
Unutmayın, hayata hiçbir şeyiniz olmasa dahi, yüreğinizi ısıtacak hep bir dostluk gülünüz olsun...

20 Mart 2013 Çarşamba

günaydınnnnnnnnnn!


YABANCILAR TÜRK OLURSA....:))




YABANCILAR TÜRK OLURSA....
zinedine zidane - bünyamin fidan
michael jordan - mikail yorgan
jennifer lopez - kilover obez
eros ramazzotti - erol ramazanoğlu
tony blair - tuna biliyor
michael schumacher - malik şamaryer
joseph stigler - yusuf istiklal
shaquille o neal - şakir öneeğil
elton john - elçin can
akira kurosawa - ahmet kurusoğan
justin timberlake - can sıtkı tımbırlakzade
michael jackson - mikail çeksin
julia roberts - hülya rabıt
dennis bergkamp - deniz berkant
albert einstein - alper danıştay
michael owen - mikail öven
david ginola - davut cin ola
bill gates - bilal geçer
alexander graham bell - ali ihsan grayderler
seann william scott - can vildan zigot
keanu reeves - kağnı reis
jean reno - cin ruhi
ajan smith - ajan ismet
pamela anderson - kamile andırsın
gerard depardieu - celal hudaverdi
salma hayek - selma elek
brad pitt - burak kut
johann sebastian bach - can sebahattin dere
luc besson - haluk besen
harry potter - hayri pıtır
cameron diaz - kamuran piyaz
kevin costner - kenan kaznar
brian molko - birkan molkocoglu
michael keaton - mikail keten
jorg haider - yörük haydar
helmut kohl - hilmi kol
robert de niro - rober hatemo
jack bauer - cem boyner
liv tyler - lal tayyare
sharon stone - sermin tas
fred durst - ferdi dürüst
audrey tautou - adile tortu
max weber - mert biber
norman mapeza - numan murtaza
kofi annan - kofteci adnan
kylie minogue - köylü minik
marlon brando - naylon branda
david coverdale - davud kopardal
roger glover - raci guluver
gene hackman - gani hakman
renee zellweger - rana sallagecer
gary payton - hayri fayton
ritchie blackmore - raci bileğimor
eddie van halen - ediz vandangelen
joe elliott - can elikıt
dave sabo - davut soba
rui costa - ruhi kosta
oscar cordoba - osman körtıpa
sean connery - şen kanarya
milan kundera - ilhan kundura
nick warren - nihat varan
homer simpson - ömür samsun
kurt russell - kürt resul
celine dion - selin diyon 

19 Mart 2013 Salı

ZİHİNSEL GÜÇ



ZİHİNSEL GÜÇ
İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle, 'Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?' der. Baba; 'Ben de yorgunum oğlum'' der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir. 'Al oğlum, sana güzel bir at' der. Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile...
Baba gülerek kızına: 'İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir.'
Değnekten atınız hiç eksik olmasın

18 Mart 2013 Pazartesi

Annemi niçin dövdünüz.



Annemi niçin dövdünüz. O çok sevdiği oyununu niçin aldınız elinden. Çeyizi yokken çocuk yaptırdınız, sevinci bolken kederi aşıladınız. Hüzün, annemin yüzünde her renge girerdi ama hüznü bile ona çok gördünüz. Karnında ben, gecenin en tenha vaktinde bir tarlanın ortasında yapayalnız bıraktınız.
Saçları uzun, simsiyah, gözleri aynı gözlerim gibi, ilk bakışta kirpikleri yüreğe değen türden, gülüşü gamzeli, ince belli, ak boynuyla annem, kırk ikisine yeni girdi ve ruhu hâlâ onu ilk tanıdığım günkü gibi tüter. Bazen farkında olmuyorum hayatımdaki tek iyilik simgesinin annem oluşunun. İyiliği aşkta, dostlukta, aşka ve dostluğa haklı olarak inanmayan insanlarda ararım. Nasıl anneme acı çektirdiysem onun karnındayken, seviştiğim kızlar da beni terk ettiğinde aynı acıyı duyarım… Terk ederken de annemden öç alır gibi terk ediyorum. Sevişmek yalan söylemenin en gerçekçi halidir. Ben bunu hep yalnız kaldığım zaman bildim ve ilk işim anneme gidip günahlarımdan arınmak oldu. Nasıl mı arınırım günahlarımdan. Onunla dertleşir, çocukluğunu dinlerim. Onu hiç yürekten selamlayacak bir sevgilisi olmadığını, yakar top oynamanın en güzel çağında esrar içen bir adama kanıp acıya gelin gittiğini, bilmediği dört duvar arasında generalleri tarafından sürekli utanç cezasına çarptırıldığını ve daha bir sürü şey… O hep utanarak açtı solgun perdelerini. O gün bugündür sahnede ışıklar yanıp alkışlar yükseldiği zaman, perdeyi açan annemi görürüm. İçimden, çocukluğumun bir tiyatro bahçesi olsaydı, mutlak bir gül de annem açardı derim… Açlığı ilk onun gülüşünde bastırdım ben. Şimdi karnım tok ama annem gülmüyor.
Annemi niçin dövdünüz. O size hiçbir şey yapmamıştı ki. Çünkü bir şey bilmiyordu yalnızlıktan başka. Felsefe bilmiyordu meselâ. Bilseydi kapı üzerine kilitleyip ışığı olmayan bir odada bırakamazdınız. Çünkü bilirdiniz, o mutlaka ışığa kavuşur ve sizin onu topraksız bırakmaya cesaretiniz bile olmazdı. Şimdi toprağı geniş ve bu yüzden nereye giderseniz gidin, asla yalnız kalmayacak. Annem hâlâ ciğerden gülüyor siz ona eksik bakarken. Hâlâ on yedi yaşında bir gelin gibi bakıyorsunuz yüzüne. Sanki o rutubet betonlarda siz beklediniz sabahı. Sanki siz taşıdınız sırtınızda ağabeyimi, ki ben onun karnındayken üstelik. Sanki sizdiniz çorapsız, kar altında, avluda, gözü yaşlı. Sanki sizin tahta merdiveninizdi sökülüp götürülen. Sanki siz dayak yiyordunuz kocanızdan suyu az olmuş diye fasulyenin. Benim annem cumartesi kadını olamadı. Oğulları cezaevlerinde öldürülmüş analarla el ele tutuşamadı. Onların çığlığına dar gelirdi sesi ama o hep iki oda bir salona ömür eyledi kadınlığını. En mahrem yerlerimden severdi beni. Bir keresinde babama aşıktı, boynunu öptü. Ne çok güldüm. Sanki ilk defa aşk mutluluğunu yaşıyormuş gibi bir gülüşünü gördüm. “Ne acı,” diye düşündüm sonra. Eve yıllardır ekmek ve tuz getiren bir baba sonunda aşık edebilmiş onu kendisine, ne acı. İsterdim azıcıkta şeker getirsin anneme.
Annemi çok dövdünüz. O ölmedi diğer odada oturuyor. Televizyonda ne kadar dizi varsa hepsini hayretle izliyor. Seviyor ve bu yüzden hayretle sevdiği bir şeyi izliyor. Eskiden öylece bakardı gönlü gibi yaslı televizyona. Sadece siyahtı bizim televizyon. Ne zaman ki eskiciye verdik, o zaman pek bir anlamı kalmadı. Her çeşit renge bürünüyor şimdiki televizyonumuz.
Şiddet içeren ilk programa oturma odasında rastladım ben. O gece sadece yıldızlarla komşuydu annem. Fahriye ablası evini taşıyıp gittiğinde üç gün üç gece kendisiyle bile konuşmadı. Bir gün bütün bu olup bitenlerin sabah akşam televizyon kanallarında konuşulacağını tahmin ediyordum. Çünkü çok renkliydi televizyonumuz ve annemde de her çeşit acı vardı. Geldiniz, en güzel şarkıları dinletti size o. Sesi güzeldi ama hiç türkü söyletmediniz. O size hep güzel yemekler yapma gayretindeydi.Hünerli olduğu için kıskandınız onu.Kıskandıkça daha iyilerini istediniz. İyiliğin simgesiydi ya o, unuttunuz zamanında sahip çıkmadığınız günleri- ki unutmak en feci kusuru insanın ayrılık hayatında- Ondan merhamet beklediniz bu sefer. O bizi sefil hüzünlerle büyütüp olgunluğa eriştirdi, siz ise giderek yaşlandınız. Yaşlanmak ayıp bir şey değildi ki niçin korktunuz başka yalnızlıklardan. Hep annemin yalnızlığına tutundunuz. O yalnızlığını çocuklarıyla paylaştı ama siz çoktandır bir ölüyle. O, deliliği yürekten selâmlamak bildi,siz, acımak.Hep acıtarak büyüttünüz yalnızlıklarınızı.
Tabutun içi delik diye sürekli kontrol ettiniz annemin sizi ne kadar sevip sevmediğini. Şimdi üşüyorsunuz değil mi o tabutun içinde. Çıkın öyleyse, çıkın ve unutun artık ölümünüzü. Erdemli olmak insan olduğunuzu mu hatırlatıyor size. Yanılıyorsunuz. Erdem, o kutsal kitabı okumak demek değildir sadece. Bir ülkeyi kan altında bırakacak, hatta ülke çocuklarını salgın hastalıklara boğacak bir tek sözün kâinatı da olabiliyorsa şayet, hiçbir gezegenin merhem olmadığı bu dünyada onulmaz erdem. Ve şayet şeytan tüyünü meleğe, melekte kanadını şeytana banıyorsa, yakacak bir kibrit çöpü bile yoktur yarına annemin gülüşünden başka.

Söz annemin en derin susuşudur. Erdemse ovuşturduğu ruhumda gezer. Hayallerimin yazma çağıdır annem. Beni her işe uğurlayışında üzerimdeki kıyafetleri düzeltir. Ele güne rezil olup da kendisine kötü bir lâf gelmesin diye. Çünkü o yaptı beni. Ben annemin yeteneklerinden yapılmış kocaman bir yalnızlığım. Bazen bir şeye kafam bozuldu mu, ilk ona sitem ederim. Beni niye yaptın anne. Biliyorum yeterince mutlu olamamaktı tek sebebin. Yoksa hayatının ıslak bir güzergâhına güneşli bir yol oluruz diye mi. Çay doldurma bana bu akşam. Çocukluğumu seyrettir gözlerinde yeter. Seni niçin dövdüler anne. Kabahatli ben miyim yoksa sen mi?.. Dilenci kadınlara çok kızdım bu sabah. Senin emeğini sömürüyorlardı elbet… Nedense yine üzüldüm onlara. Kızmamız gereken onca insan dururken… Unutma, bizlere bıraktığın en dürüst eşyadır fotoğraflar.
Anne, sen ki yakılmış birer pozsun generallerin tozlu ayaklarında. Ama üzülme, seni seven bir oğlun var. Bundan böyle gülüşün, tabedilmiş bir fotoğraftan olacak hayata…

TANER CİNDORUK