şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2016 Salı

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.



Gelmis gecmis en yetenekli Bengal'li sair Tagore'dan

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mi veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Rabindranath Tagore

9 Ocak 2014 Perşembe

MEHMET’dir adının sol yanı…!


yiğidimin kaleminden....(kardeşim)

bilesin ki ; varlığın her dem soluk…
ömrümün borcusun…!
oğuldan oğula ;

Gözleri ilmiklenmiş kendince ağıdına…
Hasretin rengi sarmış gönlünün tavrını.
Açıvermiş kolları toprağın kokusunda ;
Yaslanıver oğul ; budur kurt kucağı…!

İşte hayatın hatırası perçeminde ,
İşte sebat , şekil şekil bul cismini…
Yol tutmuş susuş yılgın hevesinde ;
İşte fersiz dünyalığı gör gözlerini.

Altmışlık çınar deyip , posuna bakma !
Adamlığı kök misali kayaya işler…!
Salmamış dalını şuncağız harama ,
Gönül köşkü sırçadan , ki dünyayı neyler?

Ermez akıl gönülleşmesi hoyratçadır.
Şerbet misali yudumlayasın lafını…
Candır cana ! Ömrün tadı boynundadır ;
Tadıver oğul ! Sanırsın oğul balı…

Bazı hışımdır , bakışından sakınasın !
Kabarıverir narasında şah damarı !
Yalansız ! Riyasız ! Özün gibi olasın ;
Öğüttür oğul ! Dinle ! Budur yordamı…

Görmemiş ana dizi ! Doğuştan öksüz…
Yokluğun imansızıymış köryazgısı…!
Bir yayla akşamı , zamansız , düpedüz…;
Fadime’nin dilinde loloymuş katığı…

Öyle bir yer etmiş ki ahenk lisanına ,
Elif gibi der adımı , dilinin tavı !
Yumul toy nefeslere , selam ver ezana ;
İyi belle oğul ! MEHMET’dir adının sol yanı…!

Hele bi yol gönder muştunu gaibden ,
Bak hele şu gülüşe , doğmamış oğul…!
Bu posbıyık adam senin deden ;
Ki o benim babamdır ! O nu bende bul…!
Yiğit Afşın…2002

22 Ağustos 2013 Perşembe

Amentü







İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.

Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma niye gelmezdi
babam onbeşli olmasa.

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.

Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler için kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.

İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere

Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde

Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sayarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola

Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.

Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
İMKANIN SINIRLARINI GÖRMEK İÇİN İMKANSIZI DENEMEK LAZIM

İsmet Özel   

17 Ağustos 2013 Cumartesi

GİDERKEN



GİDERKEN
Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukur ..

Sunay AKIN

20 Haziran 2013 Perşembe

Hey gidi günler hey!



Son günlerde, bi surat, bi surat ki gelinde,
Çayımı bile artık yarım dolduruyor bey,
Allah’tan kulaklarım ağır işitiyor da,
Duymuyorum ne söylediğini,
Ama yine de hissediyorum bey,
Beni bu evde galiba istemiyor artık,
Hey gidi günler hey!
Oğlunu bilirsin, vur ağzına, al lokmayı
İki arada, bir derede, ne yapsın, ana bu.
Atsa atılmaz, satsa satılmaz
Bana artık, gizli gizli sarılıyor,
Dün akşam, uyurken öptü beni, biliyor musun?
Nasıl ağrıma gitti, nasıl!
Artık akide şekeri de getirmiyor,
Hani dişlerim yok ya,
Yerken garip sesler çıkartıyormuşum da
Güya çocuklar iğreniyormuş benden,
Yok, vallahi yalan bey,
Hiç yapar mıyım ben öyle şey!
Gelin, çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye,
Duvardaki resmini de sakladı
Olsun, koynumdaki resminden haberi bile yok,
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye,
Kapıyı üstüme kilitledi
Duymadım, duymadım lakin hissettim,
Düşkünlerevine yatıracakmışlar önümüzdeki ay beni,
Ne yalan söyleyeyim, epey ağırıma gitti, epey,
Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani, bi görünsen oğluna, ne de olsa babasısın, seni dinler,
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam çocuklara artık,
Ne olur, ayırmasınlar beni, ne olur!
Yaşayamam, nefes bile alamam,
Sana ait anılardan uzak,
Ne yaparım ben, ne yaparım!
Şu camın pervazında hayalin durur,
Çekmecelerde el izlerin,
Bastonun hâlâ duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hâsılı.
Hey gidi günler hey,
Hani diyorum bi çağırsan
Yoksa, yoksa sende mi unuttun beni, bey?

Mehmet Çetin

19 Haziran 2013 Çarşamba

YİRMİNCİ YÜZYILIN İLK YARISI




Yirminci yüzyılın ilk yarısı
Ölüm çağı oldu
Zulüm çağı oldu
Yalan çağı oldu.

Yirminci yüzyıl insanları
Asıp kestiler
Kesip biçtiler
Tepeler gibi ölü yığıp
Deryalar gibi kan içtiler,
Çocukları ağlattılar
Kadınların ırzına geçtiler,
Yirminci yüzyıl,insanların
Ağlamasın da kimler ağlasın.
        Cahit Külebi

18 Haziran 2013 Salı

Çocuk ne görürse !



Bir çocuk kınanırsa her zaman

O da yapamaz başkalarını ayıplamadan.

Ve düşmanlık görürse durmadan

Kaçamaz hiçbir zaman kavgadan.


Onunla edilirse alay

Utancı öğrenir en kolay

Ve utançla yaşarsa eğer

Suçlamayı kendine iş edinir.


Hoşgörü esirgenmezse ondan

Sabrı da öğrenir bir yandan.

Ve verilirse ona cesaret

Nedir, öğrenir kendine güvenmek.


Övgüyle,ödüle layık görülürse çocuk

Hep almayı değil, vermeyi de öğrenir çabuk

Ve güven duyulmuşsa kendisine

O da kulak verecektir dostluğun sesine.


Bir çocuk başkalarından görürse beğeni

Bilir kendisinin de sevmesi gerektiğini.

Ve ilgi,dostluk görürse eğer

Sevgiyi,sevgiyle yürekten sezer.

Sevgiyi bulunca kucak dolusu

Dünya ile arkadaşlık kurmakta

Kalmaz korkusu…


Dorothy Law NOLTE

8 Haziran 2013 Cumartesi

gelin tanış olalım,





Yunus Emre'nin yaklaşık 700 yıl önce biriktirdiği harfler. dünya ise hala tanış olamamanın ve sevemeyip sevilememenin ızdırabı içinde.

hak cihana doludur,
kimseler hakkı bilmez
o'nu sen senden iste,
o senden ayrı olmaz

dünyaya gelen geçer,
bir bir şerbetin içer
bu bir köprüdür geçer,
cahiller onu bilmez

gelin tanış olalım,
işin kolayın tutalım
sevelim sevilelim,
dünya kimseye kalmaz

yunus sözün anlar isen,
mani'sini dinler isen
sana iyi dirlik gerek,
bunda kimseler kalmaz

30 Nisan 2013 Salı

Sevgilim, Bir Günün...



Sevgilim, Bir Günün...

Sevgilim, bir günün ortası şimdi
 
Taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık,
 
Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde
 
Uzat bana uzat ellerini 
İzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar 
İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu, 
Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor 

Ben seni düşünüyorum seni 
Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi 
Kalbim diyorum kalbim 
Daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi 
Aşkı anılar besliyor düşler kadar 
Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır 
Sevgi eskidikçe sevgi. 

Günümüz ekmeğimiz, türkümüz 
Çoluğumuz çocuğumuz 
Binalar yan yana yükselip gidiyor 
Vapurların ağzı köpük içinde 
Uzaklarda ne kapılar açılıyor 
Tirenin biri bir istasyona varıyor 
Ordan çıkıyor biri. 

Her şey biliyor her şey 
Sen biliyor musun bakalım 
Seni nice sevdiğimi? 
Üstüne titrrediğimi? 

Geldiğimi? 
Gittiğimi 

Hadi!

Cemal Süreya

27 Nisan 2013 Cumartesi

Göğe bakalım....




ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar

25 Nisan 2013 Perşembe

DUYUM (SENSATION)




DUYUM (SENSATION)
Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim, sürtüne sürtüne buğdaylara:
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların,
Yıkasın bırakacağım başımı rüzgâra!

Ne bir şey düşünecek, ne bir lâf edeceğim.
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi, uzaklara gideceğim,
Mutlu, sanki yanımda bir kadın varmış gibi.

Arthur RIMBAUD dan...sembolizmin en büyük şairinden...

23 Nisan 2013 Salı

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.


Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

İlhan BERK

22 Nisan 2013 Pazartesi

SOL YANIM ACIYOR ANNE


hiç bir çocuk annesiz ya da babasız bir yaşama mahkum olmasın.çocuk bayramımız kutlu olsun!


SOL YANIM ACITOR ANNE

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktımda geldim.
Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder" demişti de
Onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen,
Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde
Şuram acıyor işte şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum
Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Bende ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam "Ben bilmem ki kızım" dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"kızım, iş" dedi.
Bende banane dedim, ağladım.
"kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep "annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor.
İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme.
Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum anne. >>
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama banane kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. >>
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim,
Anne çook...
Şair: Ayla Aydemir

30 Mart 2013 Cumartesi

Kırılgan bir çocuğum ben



Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı.
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı.
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben.
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten.
Ürküyorlar gözümdeki ateşten.
Ürküyorlar dilimdeki zehirden.
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözü kara cesaretimden.
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı,
Bir yanım buz sarayı.
[ Murathan Mungan 

3 Mart 2013 Pazar

Dünya kirletilmişse,



Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki aşktan bir leke,
Kazındıkça kendini temize çeken
Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan
Çakaralmaz renk cümbüşü işte.
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Reddedemem önerinizi,
Paylaşalım elbette:
Lekeniz sizde kalsın,
Ben aşk'ı alırım sadece.
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki iki soluk arasında
Gelip geçen zaman.
Hangisi ölüm hangisi yaşam?
Ya sizinki!
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Yaşadığınız bir ömür değil mi?
Seçimi siz yapsanız, istediğiniz sahneyi seçseniz:
İster ilkincisi olsun ister sonuncusu fark etmez ki,
- Başarımızı arttıracaktır provalardaki performansınız -
Artanıyla yetinirim zaten ben, ilk gösteri için
siz önden buyrunuz lütfen!
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki korkusuz ve kuşkusuz bir aşk,
Başdöndürücü ve anısız,
Fısıldaşmaları dalgınlıklara takılı.
Ya sizinki?
Hala anlamadınız mı?
Demiştim:
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Aşk'ı bana terk etmiştiniz zaten,
Üstü...kalabilir sizde...
Tuğrul Asi BALKAR