5 Aralık 2013 Perşembe

Bir ayrılık öyküsü




(Basit bir öykü bu... Bir oğlun annesine erken vedasını anlatan bir aşk hikayesi... Tek çocukların ve tek çocuk annelerinin daha iyi anlayacağı bir yaşam tecrübesi...)


Tek çocuk olmak nedir, olanlar bilir. Ben onlardan biriyim.
İki kardeşseniz ikinize birer kazak alınır.
Tek çocuksanız anneniz iki kazak alır.
Biri siyah, öbürü beyaz...
Sevinçle önce siyahı giyip "Nasıl olmuş?" diye koşarsınız.
Anneniz ağlamaklı bakar:
"Beyazı beğenmedin mi?"
Bilirsiniz ki, beyazı önce giyseydiniz aynı sorunun siyahlı versiyonuyla karşılaşacaktınız.

Pamuklar içinde...
Başta minnetle belirteyim; el üstünde, pamuklar içinde büyütüldüm ben...
Bir dediği iki edilmeyenlerden...
Öyle varlıklı bir aile değildik; o yüzden aklınıza, her istediği alınan, her gördüğüne sahip olan bir çocuk gelmesin...
Tersine, bütçe nedir erken öğrenen, harcama sınırlarını bilen, imrense de istemeyen cinsten bir çocuktum ben...
Dünyevi değil, manevi pamuklardı beni sarmalayanlar...
Daha doğru dürüst konuşma bilmezken annem geceleri saatlerce kitap okurdu başucumda...
"Daha" dedikçe, daha okurdu.
Uyuyamazsam dizinde uyuturdu.
Ne zaman hasta olsam, o daima başucumda olurdu.
Dizimi çarpsam, kırık not alsam, gönlümü hak etmeyen birine kaptırsam, benimle konuşur, avuturdu.
Sadece annem değil, sırdaşım, yoldaşım, dostumdu (Hâlâ öyledir ya).
Sevgi arsızıydım ama arada okkalı bir şamarını yediğim de olurdu.
Annelerin çoğu gibi belki...
Ama -yine herkesinki gibi tabii-; bana özel benimki...

Bir yaşam stajı
Erkek çocuk için, ana-oğul ilişkisi, kadınlarla istikbalde kuracağı ilişkinin provasıdır.
Şansına göre; hayatı boyunca onun gibi bir kadın arayacak ya da onun gibilerden kaçacaktır.
Ne kadar inkar etse de hayatına giren kadınları onunla kıyaslayacaktır.
Pek az kadında, ondan gördüğü karşılıksız sevgiyi, uğruna ömür vakfetmeyi bulacak; bulduğunda ihya olacak, bulamazsa büyük hayal kırıklığına uğrayacaktır.
Bazen de annesinin aşırı sevgisinden bunalacak; kendini bu sımsıcak sevgi havuzundan hayat denilen hoyrat okyanusun hırçın dalgalarına atacaktır.
Ben öyle yaptım.
Bir gün ayrılması mukadder yolları; bilerek erken ayırdım.
O yolda sadece kendimi bulmak değil; onun da bensiz bir hayat kurmasına yardımcı olmaktı amacım...
Belki haklıydım; belki yanıldım.

Can ile Civan
Şöyle oldu: Üniversite çağındaydım.
İş bulmuş çalışıyordum.
Evde bütün ömrünü bana adamış iki insan vardı ama ben bunun konforunda, bir elim yağda, bir elim balda keyif sürmek değil, bedeli ne olursa olsun kendi hayatımı çizmek istiyordum.
Ben ömür boyu o pamuklarla sarmalanmış yaşayamayacağımı biliyordum. Bir an önce taşın soğukluğunu hissetmek, sokakla mücadele etmek, belalarla yapayalnız baş etmek istiyordum.
Bir kanaryamız vardı; adı Civan... İkimiz de sevgiye boğulmuştuk; yemeğimiz önümüze gelirdi; gün boyu keyifle şarkı söylerdik ama galiba Can da Civan gibi, bütün bu konforun içinde, bir altın kafeste hissediyordu kendini...
Kanatlanıp uçmak istiyordu.

"Gitmeliyim"
Ve uçtum bir gün...
O gün, dün gibi aklımda hâlâ...
Okuldan bir arkadaşımla şehrin öbür ucunda bir bekar evi tutmuştuk.
Bir akşam vakti, bu yeni durumu ailede konuşmuştuk.
Anlatması zordu, nedensizdi.
Etrafımızda örneği yoktu; benzersizdi.
Şaşırdılar; belki içten içe kırıldılar; suçu kendilerinde aradılar.
Ama bana yansıtmadılar.
Birkaç soru sordular:
"Nasıl geçinirsin?"
"Ne yer ne içersin?"
Ve sonuç:
"Sen bilirsin."

"Haydi git!"
Kafesten çıkıp gökyüzüyle tanışan bir kuş kadar özgürdüm; bir o kadar acemi...
Yine de, taşınma günü geldiğinde kaygıdan çok heyecan vardı yüreğimde...
Eşyalarımı paketledim. Birlikte oturacağım arkadaştan yardım rica ettim.
Geldi; tek tek taşıdık kutuları arabaya...
Veda vakti gelmişti. Aynı şehirde olacaktım; belki her gün uğrayacaktım ama yine de gidiş gidişti.
Vedalaşma gerektirirdi.
Abartmamak için "Haydi eyvallah" dedim; "...akşama gelirim."
Hiçbir farklılık yokmuş gibi çıktım gittim.
Sonra bir eşyamı unuttuğumu fark edip döndüm geri; kapıyı çaldım. Açtığımda annem ağlıyordu; babam teselliye çalışıyordu.
"Git haydi" dedi gözyaşını gizlemeye çalışırken annem; "Bir şey yok... Biz hallederiz."
Bu "basit" kararla ne derin bir yara açtığımı o zaman anladım.
Yine de caymadım.

Altın kafesin dışında
Bir süre iki ev arasında mekik dokudum; onları bunun bir ayrılık olmadığına inandırma uğruna bir hayli yoruldum.
Uzun süre gelmediler yeni eve...
Geldiklerinde de hayret ettiler, onca ev işini becerebilmeme...
Baba ocağında, kıyamadıklarından, bir ampul takmamı bile istememişlerdi; ayrı eve çıktığımda bir ampulü takamaz haldeydim.
Şimdi atan sigortaları tamir edebilecek kıvama gelmiştim.
Bulaşık, yemek, ev idaresi... Yeni bir yaşam dersi başlamıştı.
Bu kez korunaksız, kalkansızdı. Öyle olduğu için de başarmanın keyfi inanılmazdı.
Annem, elleriyle yetiştirdiği narin kuşun uçmasını gizliden bir gamla ama iftiharla izliyor; gamını içine gömüyor, iftiharını gözbebeklerine yansıtıyordu.

Yeni hayat
Çocuk doğurmak nasıl tarihi bir sınır çizgisi ise kadınların hayatında; çocuğundan ayrılmak da öyle galiba...
İlki nasıl bir anda dolduruyorsa hayatı; ikincisi öylesine büyük bir hızla boşaltıveriyor.
Ve anne, nasıl bu kadar hızla büyüyüverdiğine hâlâ inanamadığı evladının kırık dökük hatıraları, eski fotoğrafları, dünkü oyuncakları, minicik zıbınları ile baş başa kalıveriyor.
Benim annem de öyle oldu.
Can yuvadan uçtuktan sonra Civan'la baş başa kalmışlardı.
O da çok yaşamadı benim ardımdan...
Ev hepten sessizleşti.
Yeni bir evlat için çok geçti; yeni bir kuşa yürek yetmezdi.
Yüzlerini birbirlerine döndüler.
Yeni baştan bir yaşam ördüler.

İki adama bir ömür
İki adama bir ömür veren kadın, muhtemelen bir hayli zorlandı bu ayrılıkta...
Belki ben de zorlandım; zorlandığımı hissedip bundan gizli bir tat almasından da hoşlandım.
Hem onsuz olamayacağımın göstergesiydi bu; hem zorlansam da inatla başarmaya çalışacağımın...
İkisinde de kendisi için bir gurur payı vardı. İşte yalnız da ayakta durabilen bir evlat yaratmıştı ama bu başarı, sonuçta kendisini yalnız bırakmıştı.
Savaşı kazanacak barutu bulan ama o barutla ilk sırada vurulan bir nefer gibi gururu kederine bulanmıştı.

Seni seviyorum!
Uzun yıllar geçti aradan...
Yuvadan uçurdukları kuş; yuva kurdu, kuş sahibi oldu.
Karşılıksız sevmeyi, almadan vermeyi, haram yememeyi nasıl öğrendiyse öyle öğretmeye çalıştı.
Bir gün kuşun yuvadan uçabileceği fikrine alıştı.
Bugün biliyor ki yazdıkları, biraz da uzak bebekliğinin gecelerinde kulağına fısıldanan o kitaplardan aklında kalanlardır.
Konuştukları, annesinin gençlik öğütlerinden hatırlananlar...
Sevdikleri, sevildiği yıllardan örnek alınanlar...
Bugün, eski kafesinde yeni bir Civan'ı var annemin... Bir gün gidivereceğini artık bilerek; ama bundan kederlenmeyerek şimdi onu büyütüyor.
İki adama adanmış zorlu bir yaşamda, erken vurmuş bir ayrılık acısıyla, eski zıbınlar, hatıralar, fotoğraflar arasında, bugün de varlığıyla bana güç veriyor.
Erken ayrıldıysak da aslında hiç ayrılmadığımızı biliyor.
Onu ne çok sevdiğimi de...
Her daim seveceğimi de...

CAN DUNDAR


resim kaynak

4 Aralık 2013 Çarşamba

SEVİYORUM DİYEBİLMEK



15 yıl kadar önceydi. Tommy'yi ilk o gün görmüstüm."inancin tarihi" dersimin öğrencilerinden biriydi. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana, imalı imalı
"Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyormusun, hocam?" dedi...
"Hayir" dedim, yumusakça...
"Yaa.." dedi...
"Oysa senin bu derste Tanri'yı pazarladığını sanıyordum hocam...
" Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
"Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim."
Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra izini kaymetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana... Ölümcül kansere yakalanmıştı... Odama girdiğinde zayıflamış, çökmüştü. Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü. Ama gözleri hala pırıl pırıldı
"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi...
"Sana bir sey sorabilir miyim?" dedim...
"Tabii" dedi..."Ne öğrenmek istiyorsun?..."
"Sadece 24 yasinda olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir sey?..."
"Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında olmak, kafayı çekmek ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak sanmak gibi..." Sonra niye geldiğini anlattı...
"Okulun son günü sana Tanrı'yi bulup bulamayacağımı sormuş, "Hayır" yanıtı alınca şaşırmıştım. Sonra "Ama o seni bulur" dedin... iste bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söyleyince, Tanrı'yi aramayı ciddiye aldım birden. Habis ur diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca sabahlara kadar dualar etmeye başladım. Hiçbir sey olmadı... Bir sabah uyandığımda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim, aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi seylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm...
"En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine "Seni seviyorum" diyemeden gitmektir demiştin. Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım. İşe en zorundan başladım. Babamdan...
Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş... "Baba seninle konuşmam lazım" demiş, Tommy.. "Peki konuş oğlum.." "Yani çok önemli bir şey..."
Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı... "Neymis o bakalım?.." "Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim.." Tommy gülümsedi, arkasını anlatırken.. Babasının elinden yere düşmüş gazete..Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış.. Tommy'ye sarılmış ve ağlamış. Sabaha kadar konuşmuşlar.. Babası ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde... "Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy..."Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri şeyleri anlattılar.. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece.. Ölümün gölgesi üzerime düşünce kalbime acıyordum, bana aslında çok daha yakın olması gereken insanlara.. Nefes aldı Tommy.. "Bir gün baktım.. Tanrı orada hemen yanıbaşımda duruyor. Ona yalvardığım zaman bana gelmemisti. Onun kendi programı vardı. Kendi bildiği gibi yapıyordu.. Gerçek olan şu ki, haklıydın.. Ben onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelmiş beni bulmuştu."
"Tommy" dedim, "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa.. Sen Tanrı'yi bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz... Ama hayatını sevgiye açarsan o gelir seni bulur... Bunu anlatıyorsun farkında mısın?. " Devam ettim.. "Tommy bana bir iyilik yapar mısın?. Bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?..."
Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün. Ölümle hayatı sona ermemişti tabii şekil değiştirmişti. Büyük bir adım atmıştı sadece... inanmaktan, görmeye geçmişti. Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk.
"Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok halsiz ve bitkinim hocam" demisti.
"Anlıyorum Tommy!.."
"Benim yerime onlara sen anlatırmısın hocam?.. Sen anlatırmısın. Herkese, bütün dünyaya benim için anlatır mısın?.."
"Anlatırım Tommy" dedim.. "Anlatırım, merak etme!.."
İnsanlara "Seni Seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok... Şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz. Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin... Hem... şimdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir... Ben basladım bile..

"Sizi öyle seviyorum ki!.."


resim kaynak

2 Aralık 2013 Pazartesi

Hayat Umut Ve Sevgi Saçmaktır...

   


 Anne, altı yaşındaki lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artik mümkün değildi Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

    - "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu.

    - "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne gülümsedi ve.. ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi.

    Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Ona oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

    - ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sari renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.''

    Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eslik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe dogru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye Müdürlüğünün özel arabasına da binmişti.Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yasam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü;

    - ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Bana bir iyilik yapar misiniz? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.

    Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına dogru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençelesen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;

    - ''Efendim ben simdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.

    - ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı. 


resim kaynak